Kuran Okumak…
Nisan 30, 2008 yazan: Ali Aksoy

Sorulan soru şu: İnsanların Kuran’ı Arapça okumasında ne mahsur var ? Yahut, anlayacağı şekilde Arapça öğrenmesinde…
Bir insan Kuran’ı daha iyi anlamak için Kuran Arapçasını (okumasını değil / dilini) öğrenme gayretinde olursa ona kim ne diyebilir ? Onu kim kötüleyebilir ? Bu elbette azmedilecek en zahmetli, güzel işlerden olur. Artık bu kişinin işi yabancı dil öğrenmek değil, bir nevi ibadet olur. Çünkü Kuran en büyük ibadetten de büyüktür. Onunla meşkul olanlara ne mutlu…
Ancak, Kuran Arapçası “dilini” öğrenme gayretinde olmayıp ta, Arap alfabesini öğrenen, Kuran’ı anlamadığı bir dilde, anlamadığı bir vaziyette okuyup ta, iş ve değer ürettiğini, Kuran okuduğunu zannedenlerin vay haline…
Aynı namazlarından gafil kimseler gibi onlar da Kuran’dan gafil kalanlardır.
Allah, “Andolsun ki bu Kuran en mühim bir haberdir” buyurdu. Şimdi Arapça bilmeyen biri Suud radyosundan haber dinlese ne anlarsa, Kuran’dan da onu anlamış olur.
Bu halde Kuran ne işe yarar ? Şu işe yarar: Orada duyduğu herhangi bir kelimeden çocuğuna bir isim verir ve soranlara “Kuran’da var” der.
Yahut gider ölüsüne okur. Halbuki okuduğu şeyin için de “… diri olanları uyarman için indirdiğimiz bu Kitap” tabiri yer alır. Yahut ondan bazı kelimeleri alır da nuska diye takar. Yahut, ondan bazı kesitler okur, tılsımlı sözlerin koruyuculuğuna sığınır. Bunu da Allah’a sığındığını zannederek yapar.
Yahut, Kuran’a göre “Ne söylediğini bilerek” ve “Allah’ı anmak için” yapılması icab eden namazın içine koyar.
Yahut ne dediğini anlamadığı için dehşet içinde ürperir de, herhangi bir sıkıntıya mahal vermemek arzusu ile evinin en yüksek yerine asar. Hatta, bir hürmet gösterisi, bir şirinlik olarak onu en değerli kumaşlara sarıp sarmalar…
Eğer bu kimse, adet gördüğü zamanlarda “pis” ilan edilmiş bir kadınsa, değil okumak, dokunmak ona bakmaya bile cesaret edemez.
Eğer bu kimse, dinine düşkün bir kimse ise, günde bilmem kaç sayfa okuma yarışında, kelimelerini birbirine boğdurarak okur. Garibim, Allah’ın Peygamber’e “Kuran’ı ağır ağır / dane dane, düşüne düşüne oku” dediğini bir bilseydi ya…
Kimisi de onu ezber yarışına koyulur. Sıradan hafıza yarışmalarından sonuç olarak hiç bir farkı olmayan bu uygulamanın kurbanları, Tevratı da belki ezbere bilen ama onun hükümlerini taşımayanların / gereğini yapmayanların Kuran’daki vasıflarının “Kitap yüklü eşekler” olduğunu bir bilselerdi ya…
Mülk Suresinin Arapçasını okuyunca büyük bir mülke erişeceklerini zannedenler, mülkün “Mülk Suresinin” değil, “Allah”‘ın tekelinde olduğunu, Kuran’ın içinde, malının zekatını, sadakasını vel hasıl hakkını verenlerin misalinin bire yediyüz ürün veren bir buğdaya benzetildiğini, Allah’ın, Allah yolunda harcanan her şeyi tekrar iade edeceğine dair vaadini, ihtiyaç fazlasından ve en sevilen şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe erişilemeyeceğinin ihtar edildiğini de bilselerdi ya…
Ah şu insanlar… Nasıl ki, Tıp ilmini bilmeyenler doktorlara mahkum ise, dininin temel kitabını bilmeyenlerin de bildiğini iddia eden “din adamlarına” mahkum olacaklarını, böylece toplumda “din adamı kesimi”, diğer bir deyişle “Ruhban kesimi” oluşacağını, önceki ümmetleri de bu Ruhban sınıfının helake sürüklediğini bilselerdi…
Ah şu insanlar… Kuran’da, “Allah ile aldatma” diye bir tabirin var olduğunu bilselerdi ya…
Allah’ın, “Bu Kuran senin için de kavmin için de kati bir şereftir ve siz ondan sorguya çekileceksiniz” dediğini, bu sorgunun “bir ezber yarışından” başka bir şey olduğunu, tekrar tekrar girilebilen çoktan seçmeli üniversite sınavı gibi de olmadığını bilselerdi ya… Cevap kağıdının yaşadıkları hayat, kalemlerinin de yapıp ettikleri olduğunu anlasalardı… Kazananların övülen cennete, kaybedenlerin belki de bir daha çıkmamak üzere alevli ateşe atılacağını bilselerdi ya…
Peki, bu işin mazereti olarak hemen her yerden erişebilecekleri Kuran’a erişemediklerini söyleyemeyeceklerini de düşünselerdi…
Bütün bunları düşünüp bilebilmek için Kuran’ı anladıkları bir dilde okumaları, ayetleri hakkında derin derin düşünmeleri icab eder. Zaten bu iş tamam olup düşünme, akletme devreye girdiğinde artık Kuran’dan kopulamaz. İşte o zaman sınav başlar… Neye neden iman ediyorum. İman ettiğim şey benden neyi istiyor ? Neyi önemsiyor, neyden sakındırıyor. Bunca ayet ne için, hangi hikmetle vahyedilmiş…
İşte bu aşamada Kuran, “sakınanlar / sakınacaklar için hidayet rehberi” olmaya, onları “karanlıklardan aydınlıklara çıkarmaya” başlar…
Şu halde, Kuran’ı hangi dilde okuduğumuz değil, anlayıp anlamadığımız önemlidir.
Ali Aksoy, 24.12.2007













